28 Ekim 2010 Perşembe
24 Ekim 2010 Pazar
22 Ekim 2010 Cuma
21 Ekim 2010 Perşembe
19 Ekim 2010 Salı
Yılmaz güney sözleri
///////////////////////////////////////////////////////////////////
Insanlari tas duvarlar, demir parmakliklar arasinda terbiye etmeyi, onlarin dusuncelerini onlemeyi dusunen anlayis yikilacaktir
///////////////////////////////////////////////////////////////////
Asil hapishane insanin kafasinda yarattigi hapishanedir.Hayati sinirlayan hapishane odur ki,ilk firsatta yikilmalidir. Dünyayi
dahaiyi kavrayabilmek icin...
///////////////////////////////////////////////////////////////////
ON YIL SUSTUM ARTIK BAGIRMAK iSTiYORUM!
Ülkemden ayrilmisim, Özgür olmak, Yasamak istedigimden ötürü degil,
Özgürlük ve demokrasi kavgasina daha etkin ve aktif bir bicimde
katilabilmek icindir.
Yılmaz Güney
Oyuncuların değil, bir yönetmenin kitlelerce benimsenmesi belki de Türk sinema tarihinde bir ilki oluşturur. Yılmaz Güney. Sinema yönetmeni, senarist, yazar ve aynı zamanda bir aktör. Günümüz yönetmenlerinin birçoğunun sinema anlayışına yön veren Yılmaz Güney, zamanın siyasi çalkantıları sırasında pek çok kez soruşturma geçirmiş ve hapse düşmüş ancak o mesleğini parmaklıkların ardında da olsa sürdürmeye devam etmiştir.
Soyadı Pütün olan Yılmaz Güney, 1 Nisan 1937'de Adana'nın Yenice köyünde doğdu, 9 Eylül 1984'te Paris'te öldü. Bir işçi ailesinin yedi çocuğundan biriydi. İlk ve ortaöğrenimini Adana'da tamamladı. Öğrenimi sırasında ailesinin maddi zorlukları yüzünden pamuk işçiliğinden, gazoz ve simit satmaya kadar birçok işte çalışmak zorunda kaldı. Ardından Kemal Film ve And Film şirketlerinin bölge temsilciklerinde çalıştı. Aynı zamanda öyküler yazıyor, edebi birikimini artıyordu. Ankara Hukuk Fakültesi'nde okurken yönetmen Atıf Yılmaz ile tanışması da mesleğinde ilerlemesi açısından önemli bir basamağı oluşturur. Atıf Yılmaz'ın desteğiyle sinema çalışmalarına da başlar.
1959 yılında Atıf Yılmaz tarafından çekilen Bu Vatanın Çocukları ve Alageyik filmlerinin senaryolarını yazar ve aynı zamanda oyuncu olarak katkıda bulunur. Karacaoğlan'ın Karasevdası'nda da yönetmen yardımcılığına kadar yükselir. Yeni Ufuklar ve On Üç gibi dergilere de öyküler yazan Güney, bir öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanır ve 1961 yılında bir buçuk yıl hapis cezasına mahkum olur.
İki yıl sonra kaldığı yerden işe devam eder. Daha çok ikinci sınıf serüven filmleriyle haşır neşir olur. Bu filmlerde karşımıza çıkan �Anadolu çocuğu� karakterinin ezilen, hor görülen ancak suskun kalmayı kabul etmeyen, baskıcı otoriteye direnen yapısı, bu tiplerle kendini özdeşleştiren kesim tarafından kolayca sevilir. Güney'e Çirkin Kral lakabının yapıştırıldığı bu dönemde (bize kalırsa çok haksız bir yakıştırma), öyküsünü kendisinin yazdığı ve Lütfi Akad'ın yönettiği Hudutların Kanunu adlı filmdeki doğal ve abartısız oyunculuğu gerçeklikten son derece uzak Yeşilçam sinemasında da bir farklılaşmanın başladığının göstergesidir.
Gerçek anlamda ilk kez 1967'de yönetmen koltuğuna oturan Yılmaz Güney, 1968 yılında önemli sayılabilecek ilk filmi Seyyit Han'ı çeker. Doğu topraklarındaki bir sevda öyküsünü anlatan bu film, üslubu açısından olumlu tepkiler alır. Hemen ardından Aç Kurtlar ve Bir Çirkin Adam'ı çeker. 1970'e gelindiğindeyse Türk sinemasında önemli bir yere sahip olan Umut adlı film seyirciyle buluşur.
�Umut', eski faytonu, gücü dermanı kalmamış atıyla nüfusu kalabalık ailesini geçindirmeye çalışan, ağır yaşam koşullarının zorlamasıyla giderek çıkmaza giren, bir trafik kazasında atını kaybettikten sonra önce faytonunu, başarısız bir soygun denemesinin ardından da elinde neyi varsa satan, sonra da define aramaya koyulan Cabbar'ın öyküsünü anlatır. Güney'in kendi yaşamından da izler taşıyan bu film, öykünün durduğu yer ve anlatımının gerçekçiliği bakımından çizgisini hemen belli eder. Adana Altın Koza Film Şenliği'nde en iyi film seçilen, sansür kurulu tarafından yasaklanması ertesinde Danıştay kararınca gösterime giren �Umut', burada olduğu kadar, yurtdışında da ilgiyle karşılanır.
1971 yılında üç filminin birden (Ağıt, Acı ve Umutsuzlar) Adana Altın Koza Film şenliğinde dereceye girmesi böyle bir şeyin ilk olması bakımından şaşırtıcıdır, ancak onun yeteneğini bilenler için tam tersidir.
1972 yılında siyasi olaylara karıştığı gerekçesiyle tutuklu kalan Güney, Boynu Bükükler adlı romanını yeniden yazıp Boynu Bükük Öldüler adıyla yayımlar. Kitap, 1972 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü'nü kazanır.
Tutukluk döneminin bitmesi sonrasında, 1974'te bir başyapıt sayılan Arkadaş'ı çeker. Birbirinden uzak düşen iki üniversite öğrencisinin, aralarındaki toplumsal uçurumların farkına varmaları ve ilişkilerinin giderek zayıflamasının anlatıldığı film, ülkemizdeki �kültür şoku'nun da bir belgesi gibidir. Yılmaz Güney'in Adana'da Endişe adlı filmi çekerken karıştığı bir olay sırasında bir yargıcı vurarak öldürmesi uzun bir hapishane hayatının başlangıcı olacaktır.
Yine de o sinemadan kopamaz. Senaryolar yazmaya, üretmeye ve hep üretmeye devam eder. Senaryolarından biri Zeki Ökten tarafından Sürü adıyla sinemaya aktarılır ve bu film, yurtiçinde ve yurtdışında birçok ödül alır. Ökten'in çektiği Düşman'ın ardından Gören'in kamera karşısına geçtiği Yol gelir.
1981'de cezaevinden yurtdışına kaçmayı başaran Yılmaz Güney, Yol'u yeniden çeker ve film bu kez 1982 Cannes Film Şenliği'nde büyük ödülü Costa Gavras'ın Missing'iyle paylaşır. Yılmaz Güney yurda dönme çağrılarına uymaması sebebiyle 1983'te Türk yurttaşlığından çıkarılır. Aynı yıl Fransa'da Le mur (Duvar) adlı filmi çeker, ancak film pek ilgi görmez. Ve ertesi yıl kanser nedeniyle yaşama veda eder.

Yılmaz Güney, senaryosundan kurgusuna kadar sinemada yetkin olmayı beceren ender yönetmenlerden biridir. Sürekli farklılık arayışı içinde olması, yapıtlarındaki şiirsellik ve zengin görsellik onu ayrıcalıklı kılan yanlarıdır. Lütfi Akad'ın özgün bir anlayış getirdiği Türk sineması Yılmaz Güney'in filmleriyle yeni bir aşama kaydetmiştir. Detay zenginliğine sahip, realist, olanakları en uygun biçimde kullanan ve toplumsal olayları özümseyen filmlerdir bunlar. Yılmaz Güney sineması �sinemacılar kuşağı' olarak bilinen genç kuşak yönetmenleri de yönlendirmeyi başarmıştır. Onunla başlayan ve �Yeni Sinema' olarak adlandırılan bu dönemde Türk sineması dünyaya açılma olanağı bulmuş, onu takip eden genç yönetmenler yurtdışında kayda değer başarılar elde etmişlerdir. Yapıtlarıyla gerek yurtiçi gerekse yurtdışında birçok ödül kazanan Yılmaz Güney, sanatın diğer dallarında verdiği eserleriyle de pek çok kitlenin gönlünde önemli bir yere sahiptir.
Yılmaz Güney'in Eserleri:
Rol Aldığı Filmler: Tütün Zamanı, 1959 - Dolandırıcılar Şahı, 1961 � Kara Şahin, 1964 � Mor Defter, 1964 � On Korkusuz Adam, 1964 � Yaralı Kartal, 1965 � Beyaz Atlı Adam, 1965 � Ben Öldükçe Yaşarım, 1965 � Sokakta Kan Vardı, 1965 � Çirkin Kral, 1966 � Hudutların Kanunu, 1966 � Ve Silahlara Veda, 1966 � Yiğit Yaralı Olur, 1966 � Balatlı Arif, 1967 - İnce Cumali, 1967 � Kızılırmak Karakoyun, 1967 � Kozanoğlu, 1967, Kurbanlık Katil, 1967 � Azrail Benim, 1968 � Kurşunların Kanunu, 1969 � Zeyno, 1970 � Namus ve Silah, 1971 � Sahtekar, 1972. Senaryosunu Yazıp Yönettiği Filmler: Bu Vatanın Çocukları, 1959 � Alageyik, 1959 � Kamalı Zeybek, 1964 � Konyakçı, 1965 � Krallar Kralı, 1965 � At, Avrat, Silah, 1966 � Eşrefpaşalı, 1966 � Çirkin Kral Affetmez, 1967 � Belanın Yedi Türlüsü, 1969 � Piyade Osman, 1970 � Sevgili Muhafızım, 1970 � Şeytan Kayalıkları, 1970 � İbret, 1971. Senaryosunu Yazdığı Filmler: Karacaoğlan'ın Karasevdası, 1959 � Endişe, 1974 � İzin, 1975 � Bir Gün Mutlaka, 1975 � Sürü, 1978 � Düşman, 1979 � Yol, 1982. Senaryosunu Yazdığı, Yönettiği ve Oynadığı Filmler: Bendim Adım Kerim, 1967 � Pire Nuri, 1968 � Seyit Han, 1968 � Aç Kurtlar, 1969 - Bir Çirkin Adam, 1969 � Umut, 1970 � Kaçaklar, 1971 � Vurguncular, 1971 � Yarın Son Gündür, 1971 � Umutsuzlar, 1971 � Acı, 1971 � Ağıt, 1971 � Baba, 1971 � Arkadaş, 1974 - Zavallılar, 1975. Senaryosunu Yazdığı ve Yönettiği Film: Le Mur, 1983. Kitapları: Boynu Bükük Öldüler, 1971 � Hücrem, 1975 � Salpa, 1975 � Sanık, 1975 � Selimiye Mektupları, 1975 � Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz, 1977 � Seçimlerde CHP Neden Desteklenmelidir?, 1977 � Faşizm Üzerine, 1979 � Paris Komünü Üzerine, 1979, Oğluma Hikayeler, 1979.
17 Ekim 2010 Pazar
Ciwan Haco biyografisi...
Ciwan Haco,1957 yılında Suriyenin Qamışlo kentinde doğdu.Lise öğreniminden sonra Almanyanın Bochum üniversitesinin müzik fakültesinde 3 yıl öğrenim gördü.Avrupalı müzik guruplarıyla çalışmalar da yapan Ciwan Haco'nun Türkiye'de,"Sî û sê Gule","Durî","Bilura mîn","Gula sor","Leyla" isimleri albumleri çıktı.Ayrıca sanatçının Avrupada da "Peşmerge","Serhildan" "Diyarbekîr","Girtîyên Azadîyê" isimli albumleri çıkmıştır.
Otantik kürt müziği özelliklerini Pop-Folk ve Rock ağırlıklı kalıplar içerisinde düzenleyerek;bu ezgilerin dünyaya açılmasını sağlayan sanatçı,geleneksel olanı popülerleştirdi."Destana Egideki" ünlü kürt romancı Mehmet Uzun'un 5 genç insanın öyküsünü anlattığı bir destan-şiir.Ciwan Haco'nun Etnik-Caz tarzında yorumladıği tek bölümlük bir destan olan bu albümde müzik severlerin beğenisine sunulmuştur.
Otantik kürt müziği özelliklerini Pop-Folk ve Rock ağırlıklı kalıplar içerisinde düzenleyerek;bu ezgilerin dünyaya açılmasını sağlayan sanatçı,geleneksel olanı popülerleştirdi."Destana Egideki" ünlü kürt romancı Mehmet Uzun'un 5 genç insanın öyküsünü anlattığı bir destan-şiir.Ciwan Haco'nun Etnik-Caz tarzında yorumladıği tek bölümlük bir destan olan bu albümde müzik severlerin beğenisine sunulmuştur.
15 Ekim 2010 Cuma
Serhado’nun Hayatı (Kürtçe)
Serhado di sala 1984an de li paytexta Swêd Stockholmê hatiye dunyayê. Malbata wî ji gundê Halaxê ye. Halax li Bakurê Kurdistanê ser bi navçeya Midyadê ve ye. Malbata wî di salên 1970î de hatiye Swêdê. Serhado li pêşbajarê Stockholmê li Sollentuna li gel dîya xwe bi xwuşk û biryayê xwe re mezin bûye. Wî bavê xwe pir nedidît, ji ber ku bavê wî li Brukselê li MedTV de kar dikir. Dema Serhado şeş salî bû, albûma koma hîp hopê Kriss Kross ji wî re hat dîyarî kirin. Ev grûb bi cilên xwe perûpêş lixwekirinê ve navdar bû. Serhado teqlîda wan dikir û wî jî cilên xwe wek wan li xwe dikirin. Ji wê demê û pê ve Serhado ji muzîka hîp hopê hez dike. Wexta 13 salî bû bi swêdî dest bi nivîsandina stranên hîp hopê kir. Serhado dibêje: ”Gotinên stranên min li ser neynika dilê min û serê min in. Ez behsa derdora xwe dikim: evîn, neheqî û tistên wilo”. Serhado piştî çend salan dest bi hîp hopa kurdî kir. Ji ber ku ew dixwaze gelê kurd stranên wî fêm bike. Serhado dibêje: ”Ez dixwazin kêmasîyên me ji hundir ve bugherim. Her kes li gor xwe tekoşîn dike, ez jî bi rêya muzîkê tekoşînê dikim. Ez bi qasî karîna xwe dixwazim alîkarîya Kurdistanek azad bikim. Xeyala Serhado ya ji zaroktîyê ew bû ku albumeka xwe derxe. Serhado çend sal li derhênerekî/a li gor fikrê xwe gerîya. Rojekê peywendîya wî bi derhênerê tirk Can ”Stress” Canatan bû û wan dest bi xebata albuma Serhado kir. Pistî nîvsalekê xebata wan ber bi dawîyê hat û Serhado albuma xwe ya ewlî qedand: Xewna Jiyan. Di vê albumê de 12 stran hene. Serhado bi çend hunermendên bi navûdeng re hevkarî çê kir: Beyto Can, Xêro Abbas, Hesen Serîf û Rotinda. Her weha wî bi çend hunermendên din yên ciwan (genc) re jî hevkarî kir: Sîdar Yigit, Dilava Bîngol û Xelya Seker. Serhado dibêje: ”Ez hêvîdar im ku muzîka min dê bi dilê we be û kêfxwesîyê bide we. Hedefa min ya duyem ew e ku ez ji bo ciwanên ku li navçeya ez lê çêbûme re studyoyeka muzîkê vekim ku bila ew jî wek min xayalên xwe bi cih bînin.”
14 Ekim 2010 Perşembe
Ahmet Kaya ( 1958)- (16.11.2000)
AHMET KAYA (Malatya, 1957 - Paris, 16 Kasım 2000)Dibine vurmuş gecelerden geldim... Yalanım yok... Bir cebimde küfür, bir cebimde çocuklara şekerle yaşadım. Hepinizin gurbetindeyim şimdi... Eyvallah!..
Ahmet Kaya, Malatya'da beş çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak 1957 yılında dünyaya geldi. Mensucat işçisi bir baba, çocuklarını yetiştirmekle yükümlü bir anne ve diğer dört kardeşle birlikte geçen çocukluk... Babası, neredeyse onun boyu kadar olan bir bağlama ile eve geldiğinde mutluluğun bu olduğunu düşünür. Dokuz yaşındadır daha. 24 Temmuz İşçi Bayramı’nda sahneye çıkarırlar onu, bir daha unutmaz bunu...
Yaz tatillerinde, ya plakçıda ya da tanıdıkların minibüsünde çalışır. 'Başar ağabey'yi tutuklanınca Ahmet, küçük bağlaması ile ilk bestesini yapar: "Bir Wolksvagen alacağım, Adını ‘Başar’ koyacağım" der... Ruhi Su’nun plaklarını satın alan Ahmet Kaya, bol paçalı pantolonlar giyen uzun saçlı 68’lilerden etkilenen gençir artık...
Mensucat fabrikasından emekli olan babası, daha iyi bir yaşam için İstanbul’a göç eder. İstanbul/Kocamustafapaşa’ya yerleşirler. Ahmet Kaya'nın ilk izlenim ‘korkudur.
Ahmet Kaya, ortaöğrenimini tamamlamaya çalışırken yetmişli yılların toplumsal çatışmalarının farkına varmardı. Ora'dan gelmiş olmanın farklılığını, bu yeni kültür ve yaşam biçimi ile içiçe yaşar. Türküler, devrimci marşlar, Ruhi Su ve Zülfü Livaneli’den müzikal anlamda etkilendiğini inkar etmez, ama kedi sesini arar. Bütün boş zamanlarda bağlama çalıp şarkılar söyler. İlk bestelerini bugünlerde yapar. Boğaziçi Üniversitesi’nde bir panelede Ruhi Su’yla karşılaşır. Ustayı çok sevse de yetmeyen birşeyler vardır Ahmet Kaya için, bunu ifade etmeye çalışır Ruhi Su’ya. Ruhi Su'nun 'Mahsus Mahal' türküsünü kendince yorumlar O'na. Bağlamanın sapını tutan Ruhi Su, 'Böyle bağlama çalınmaz!' der. Oysa Ahmet Kaya asi. Farklı birşeyler yapmak ve kendini aramaktadır. Yıllar sonra verdiği ilk resitalin afine 'Bağlama Böyle De Çalınır' 'i spota çıkaracaktı.
Seksenli yılların başı talihsizliklerle geçer. Evliliği biter, bebeği ondan ayrı büyümeyecektir ve çok zordur. Bu dönem bestelerinin olgunlaştığı dönemleridir bu yıllar. Sadece müzikle kendini ifade eden Ahmet Kaya, 1985 yılına geldiğinde kararını verir. 'Zamanıdır' deyip, oltuğunun altında şarkılarını alıp, Unkapanı’nın yolunu tutar. Dinleyenlerin hiçbir kategoriye koyamadığı bu müziğe kimse yüz vermez. Sonraki günlerde arkadaş yardımları ve kendi olanakları ile ilk albümünü yapar. Ama hemen toplatılır. Yapılan itiraz sonuç verir. Olay gazetelere yansır, Ahmet Kaya’nın ‘Ağlama Bebeğim’ adlı albümü Danıştay kararıyla serbestir artık!'
Bu arada. Üniversite öğrencileri, dar gelirliler, 12 Eylül darbesinden nasibini almış-çeşitli kesimlerden tutuklu yakınları, Türkiye’de demokrasiyi yeniden inşa etmeye kararlı kitle örgütleri, sivil toplum kuruluşları Ahmet Kaya'nın dinleyici profilini oluşturur.
Kısa bir süre sonra ikinci albümü "Acılara Tutunmak" ı yapar. Ahmet Kaya, edindiği toplumsal, siyasal duyarlılıkla üretim yapmaktadır, peşpeşe albümler çıkarmaktadır.
Üçüncü albümü O sıralar tutuklu olan ve idamla yargılanan Nevzat Çelik'in 'Şafak Türküsü' şiirini besteler, aynı zamanda albümün de adıdır 'Şafak Türküsü'. Üllkenin gündemindeki idam cezaları ve hapishanelerde bulunan binlerce insanın ve onların ailelerinin içinde bulunduğu durumu şarkılaştırmıştır...
'An Gelir' isimli dördüncü albümünde Atilla İlhan, Hasan Hüseyin ve Ülkü Tamer'in şiirlerini besteleyen Ahmet Kaya, yeni arayışlar içerisine girmiş, besteciliği ile ilgili kendisini epeyce geliştirmiştir. İlk üç albümde aranjör olarak kendi çabalarının yanı sıra Sezer Bağcan, Oğuz Abadan gibi isimlerle çalışan Ahmet Kaya, dördüncü albümde Osman İşmen ile çalışmaya başlar ve bu beraberlik uzun yıllar sürer...
Beşinci albümünde ünlü şairlerin yanı sıra yeni bir isimle, Yusuf Hayaloğlu'yla çalışmaya başladı. Hayaloğlu'yla beraberlik, Ahmet Kaya müziğinde uzun ve verimli bir çalışmanın başlangıcını oluşturur. 'Yorgun Demokrat' isimli bu albüm, gerek dönemi gerekse içeriği bakımından yine Türkiye’nin toplumsal gidişatına denk düşmüş ve 12 Eylül döneminin etkisini üzerinden atmaya çalışan milyonlarca demokratın durumunu dile getirmiştir.
Albüm çalışmalarına paralel olarak halk konserleri de yapar Ahmet Kaya. Gösterilen ilgi, katılım ve çoşkuya rağmen, ülkenin birçok yerinde ‘sakıncalı’ bir şarkıcıdır artık O. Dinleyicisiyle buluşamamak onu üzmektedir...
Konserde kendisine bağlamasıyla eşlik eden Ahmet Koç’la altıncı albümü olan 'Sevgi Duvarı" nın hazırlıklarına başlar. Can Yücel’in aynı isimli şiirini bestelemiş olan Ahmet Kaya, bu albümü ‘vazgeçilmezlerim’ dediği Yusuf Hayaloğlu ve Osman İşmen’siz hazırlar ve bu arada 'Resitaller' adını verdiği albümde canlı konser kayıtlarını toplar. 'İyimser Bir Gül' adını taşıyan yedinci albümü, Türkiye doksanlı yıllara adımını atmış, Ahmet Kaya gündemi ile ülke gündemi yine örtüşmüştür. Yeniden Yusuf Hayaloğlu ve Osman İşmen’ le çalışmaya başlar. Albümün adı 'Başkaldırıyorum'dur.
Olgunluk çağında ülkesinin içinde bulunduğu olumsuzluklara, mevcut gidişata ve sistemin hoşnut olmadığı her yanına şarkılarla müdahale etmeye çalışan bir 'muhalif'tir artık...
Başı, zaman zaman derde girer, birçok yerde konser verememenin yanı sıra albümleri ‘sakıncalı’ bulunup kısmen de olsa toplatılır. Bu sürecin şarkılarına yansıması kaçınılmazdır. Yeni albümün adı 'Başım Belada'dır o yüzden. Ahmet Arif, Atilla İlhan ve Yusuf Hayaloğlu’nun şiirleri ve şarkı sözleri Ahmet Kaya müziği ile biraraya gelir. Bu arada ağırlıkla Türk Halk Müziği’nden örneklerin yer aldığı 'Resitaller 2' adlı albümü yayınlanır.
Onuncu albümü 'Dokunma Yanarsın' ile birlikte hayatında bir takım değişiklikler gündeme gelir. Bu yeni süreçte de milyonluk satışlara imza atan Kaya, 1993’te onbirinci albümü 'Tedirgin'i çıkarır. Ertesi yıl çıkardığı 'Şarkılarım Dağlara'da hemen hemen tüm şarkı sözlerinin altına da imzasını atar. Albüm, 'Kum Gibi', 'Ağladıkça', 'Saza Niye Gelmedin' gibi parçalarla satış rekorları kırarak Ahmet Kaya diskografisinde ayrı bir yere sahip olur. Toplumsal-kültürel gelişmelerin getirdiği etkileri üretkenliğe çeviren Ahmet Kaya, 1995 yılında onüçüncü albümü 'Beni Bul' u çıkartır.
Sesinin rengini ve olgunluğunu günün teknik imkanlarıyla yeniden deneyerek, ağırlıkla eski şarkıların yeni düzenledi. 1996 tarihli 'Yıldızlar ve Yakamoz' bu arada ortaya çıkar. Bunu, 1998 yılında Yusuf Hayaloğlu ve Osman İşmen’den oluşan çekirdek kadroyla hazırladığı 'Dosta Düşmana Karşı' izler.
'Gak Production' isimli bir yapım firması da kuran Kaya, Kent Ozanları isimli çağdaş halk müziği yapan bir grup ve on yıldır asistanlığını yapan Çetin Oraner’in albümlerine de yapımcı olarak imza atar.
Profesyonel süreci boyunca onun müziğine çeşitli isimler bulunmuşsa da Ahmet Kaya, kendisini hep toplumcu-gerçekçi sanat kategorisinde görmüştür. Dünyada ‘protest müzik’ olarak tanımlanan bu türün ülkemizdeki önemli temsilcilerinden olan Ahmet Kaya’nın en belirgin ve ayırdedici tarafı, müziğindeki geleneksel motiflerin ve ulusal kültür değerlerinden yola çıkmasıdır. Toplumsal süreçten kopmammış, olmuştur. Türkiye’nin siyasal ve toplumsal gidişatına paralel bir müzik seyri izlemiştir.
Türkiye'de her söylediği söz ve şarkısı olay olan Ahmet Kaya hakkında birçok dava açıldı ve kendi deyimiyle emniyetler onun ikinci adresi oldu. Bu baskılara rağmen Kaya, kimliğini hiçbir zaman inkar etmedi ve mücadele etti.
Kaya hakkında, yurtdışında verdiği konserlerde 'vatana ihanet' suçlamasıyla 3 ayrı dava açıldı. Bu davalardan biri geçtiğimiz günlerde sonuçlandı ve Kaya'nın 3 yıl 9 ay hapis cezası kesinleşti. Diğer iki davada ise, duruşmalara katılmadığı ve ifade vermediği için Kaya hakkında gıyabi tutuklama kararı verildi.
Kaya'nın çıkardığı kasetlerin bazılarının isimleri şöyle:
"ağlama bebeğim, tedirgin, acılara tutunmak, şafak türküsü, an gelir, yorgun demokrat, başkaldırıyorum, dokunma yanarsın, adı bahtiyar, başım belada, şarkılarım dağlara, yıldızlar ve yakamoz, beni bul ve dosta düşmana karşı."
1980’lerde Nevzat Çelik'in ”Penceresiz kaldım anne / Saçlarına yıldız düşmüş, koparma anne” 'Şafak Türküsü' şiirini türküleştirerek patlama yaptı A. Kaya. Karyerinde “Ağladıkça” isimli türkünün büyük bir yeri oldu. Aram Dinkjian’ın bestelediği bu türkü, sanatçıya sağ veya sol görüşlü farketmeksizin milyonlarca dinleyici kazandırdı. Kaya, son olarak Gazeteciler Derneği’nde yaptığı konuşmada “Kürtçe bir klip çekmek istiyorum ve bunu yayımlayacak bir televizyon kanalı arıyorum” deyince İkitelli medyanın hışmına uğradı ve yüzünden Fransa’ya gitmişti.
16 Kasım günü sabah saat altıda topragından uzakt kalp krizi geçirip öldü.
O Paris Komünarlarıyla Pere Lachais mezarlıgında yatarken bize duruşu ve sesi kaldı.
'Hoşça kal sevgili ülkem'
Şöyle gönülden bir eyvallahı çok gördüğümüz, hoşça kal diyemediğimiz Ahmet Kaya, tutmayı 'hak etmediğimiz' bir yas olup, vicdanları yakıyor mu bilinmez.Yüreğini eze eze incittiğimiz Ahmet Kaya'nın kapkara gözlerine eşlik eden geniş gülümsemesindeki mahcubiyeti görünce, kimler başını öne eğiyor o da bilinmez.
Ama zamanın bilge ve adil eli, onu ve bestelerini cesur hikayesiyle geleceğe doğru yerleştirirken, Ahmet Kaya'ya musallat popüler-medyatize 'kötülüklerin', tarihin mazgallarından sürüklenip gideceğine eminiz...
O halde onun şarkılarını her duyuşta loş gönlümüz 'çetin bir masumiyetin' sesine de kulak vermelidir ki bir daha Ahmet Kaya'nın üzerine çullanan karanlık, kimsenin yanına yaklaşamasın.
Dilini sürgülemeye kalkıp yurtsuzluğa sürgün ettiğimiz Ahmet Kaya'nın ülkesinde kalmış gözlerine, hoyratça kırdığımız yüreğine dokunmak artık imkansızdı.
Hazin gecikmelerin telafisinin mümkünü yok.
Geç kalmış nedametlerin de acelesi olmuyor.
Hayattayken 'kasılmış' vicdanlarımızın elbirliğiyle bin bir eziyeti esirgemediğiz Ahmet Kaya için, yıllar sonra sarf edilen müteessir ifadeler ne kadar zahmetsiz geldi değil mi?
Muhtemelen Kaya'nın ailesinin de kanını donduran, içini bunaltan bu pişmanlık beyanatları boşluktan laf sahibine geri dönüyordur.
Bir gece yarısı eline verilen pasaportla Paris'e yani sürgüne gönderilen Ahmet Kaya'nın Pere Lachaise mezarlığındaki kabrinde 'Hoşça Kal Sevgili Ülkem' yazıyor.
Gurbete bir yıl dayanan yorgun ve kırgın yüreğinde bestelediği şarkıları şimdi, nesilden nesile geçerek çoğalıyor.
Ahmet Kaya, şarkılarını Kürtçe okumak istediğini söyleme 'suçunu' işlemişti.
İster istemez Başbakan'ın referandum öncesi çıktığı TV programında Ahmet Kaya'nın Şafak Türküsü'nü söylediği bant kaydını izlerken dolan gözleri ve konuşması akıllara geliyor.
Kayıt, Başbakan'ın şiir okuduğu için hapis cezası alması üzerine, Ahmet Kaya'nın o zaman Belediye Başkanı olan Başbakan'a muhalif desteğini verdiği bir etkinlikle ilgiliydi.
Başbakan, 'Ahmet Kaya'ya ilişkin, Türkiye bu kadar büyük bedeller ödememeliydi' dedi.
Ve ilave etti. İşte; bu anayasa, bu bedel ödetmenin önüne geçiyor.
Eğer gerçekten öyleyse, Başbakan'a Ahmet Kaya'nın hatırasına yüklenen bedellerden birini de iletmek isteriz!
Ahmet Kaya'nın 12 Eylül darbesinin despotizmini anlatan şarkılarının halen 'yasaklı şarkılar' listesinde olduğunu, içlerinde 'An gelir', 'Dokunma yanarsın', 'Başkaldırıyorum' bestelerinin bulunduğu 10 şarkısının yasak olduğunu da hatırlatmak isteriz.
Başbakan, 'Ahmet Kaya şiir okuduğu için özgürlüğü elinden alınan bir belediye başkanı için kalkmış oralara gelmişti' dedi ve 'Gurbette vefatını unutamayız' diye andı.
Öyleyse, bir zamanların 'muhalif belediye başkanından' bugün de muhalif kimliklerin ve fikirlerin yaşatılmasında ve korunmasında daha da 'demokrat' özeni bekliyoruz demektir...
Yoksa siyasi görüşlerinden dolayı okuldan uzaklaştırılan, yargılanan üniversiteliler, tutuklanan gazeteciler, ağır ceza davaları açılan sanatçıların başbakanı olmak geçmişle aşılamaz büyük çelişki olarak tarihe kaydedilir...
Ahmet Kaya'nın yıllar önce geniş, sıcak yüreğinden kopup gelen 'muhaliflik' desteği belki de onun yadigarı büyük derslerden biridir.
Bizim de sürgüne gönderdiği sanatçısını yabancı topraklardaki kabrinde yatarken 'yad edenlerin' ülkesi olmaktan kurtulma zamanımız daha gelmedi mi?
Gülten Kaya savcıları göreve çağırıyor
İSTANBUL - Sanatçı Ahmet Kaya’ya 1999'da MGD gecesinde yapılan saldırıyla ilgili savcılığın soruşturma başlatabileceği belirtiliyor.Ahmet Kaya o gün ödülünü alırken “Kasetimde Kürt asıllı olduğum için Kürtçe bir şarkı söyleyeceğim ve Kürtçe bir klip yapacağım” demişti... Ve bu söz üzerine salonda bir linç atmosferi doğmuştu. Ahmet Kaya’ya yönelik saldırı nedeniyle şimdiye kadar ne soruşturma ne de bir dava açıldı.
Son günlerde basında Ahmet Kaya'ya yönelik linç girişimiyle ilgili soruşturmanın açılacağı yazılıyor. Ahmet Kaya'nın eşi Gülten Kaya'ya dava açılması konusunda savcıları göreve çağırdı ve şöyle dedi: ‘’Ahmet Kaya aleyhine yazılmış gazete kupürlerine dayanarak iddianame hazırlayıp dava açan savcılar alenen işlenen bu nefret suçu ile ilgili ne yaptı peki? Birer yurttaş olarak o savcılardan beklentimiz açıkça ortada.'' ANF’ye açıklamalarda bulunan Gülten Kaya şöyle konuştu:
'HERKESİN DAVASI OLMALIDIR'
"Bir süredir yurtdışındaydım, dolayısıyla Türkiye'deki gelişmelerden çok sağlıklı haberdar olamadım ama şunu söyleyebilirim; bir soruşturmanın söz konusu olup olmadığını bilmiyorum. Benim kişisel bir başvurum yok ve bana konuyla ilgili yansımış herhangi bir bilgi de yok. Bunu tayin edecek olan ben değilim. Şöyle ki; Ahmet Kaya'ya yaşatılanlar konusunda adalet duygusu incinen, inancı sarsılan herkesin davası olmalıdır bu. Çünkü bu aynı zamanda bir vicdan konusudur. Öte yandan, bu ülkede o yıllarda en çok satan, en büyük gazete Hürriyet'in sekiz sütuna attığı 'Vay Şerefsiz' başlığını okumamış bir Savcı olabilir mi sizce? İşte bu nedenle bu ülkede nefret suçlarının bir karşılığı yok. Olsaydı, daha yakın yıllarda Agos gazetesi önünde Hrant Dinki linç etmeye giden, hatta bir kamerayla görüntüleri de kaydedilen o ırkçı güruha dava açılırdı.
'EŞİM LİNÇ EDİLDİ, KAMU DAVASI BİLE AÇILMADI'
1999 yılında, bir kaç medya mensubunun yazdığı subjektif yazılar, bazı TV kanallarının kurmaca ve kötü niyetli yorumları ve hukukta delil sayılmayacak montaj fotograflar nedeniyle eşimin DGM'de yargılanmaya başladığı gün ben bu ülkede adalet duygumun zedelendiğini söylemiştim. Bu subjektivizm üzerinden, yani Ahmet Kaya aleyhine yazılmış gazete kupürlerine dayanarak iddianame hazırlayıp dava açan savcılar, toplumun bu kadar gözüne sokularak ve alenen işlenen bu nefret suçu ile ilgili ne yaptı peki? Bir hatırlasın herkes. Birer yurttaş olarak o savcılardan beklentimiz açıkça ortada değil mi? O yıllarda bütün bir ülke toptan susmuştu ve özellikle merkez medya kurguladığı linci rahatça yürürlüğe sokmuştu. Toplumun bu kadar gözüne sokularak işlenen bu suçlar sırasında biz dava açmayı aklımızdan bile geçiremezdik, zira o sıralarda tek kaygımız eşimin can güvenliğini sağlamaktı. Ama, görüldüğü üzere, kamu davası niteliğinde bir dava dahi açılmadı."
'KÜRTÇE HALEN YASAKKEN AHMET KAYA'YI TÜRKİYE'YE GETİRMEK, ONU İNCİTİR'
Gülten Kaya, Başbakan Erdoğan'ın Ahmet Kaya'nın cenazesi için, 'Türkiye'ye getirmek istiyoruz' sözlerini de ANF'ye değerlendirdi. Gülten Kaya'nın bu konudaki değerlendirmesi de, şöyle:
"Bu konuyu Sayın Kültür Bakanı ile konuştum ve yaklaşımımı kendilerine iletip, kısmen de olsa kamuoyu ile paylaştım. Şimdi ANF üzerinden şunu söyleyebilirim: Sayın Başbakan'ın iyi niyetine bir kez daha teşekkür ediyorum ama Ahmet Kaya ile ilgili yerine getirilmesi gereken en son sorumluluk onun buraya getirilmesidir.
Buradaki önceliğim, Ahmet Kaya'nın kendi cümlesidir. Hep şunu söylemiştir: 'Ben, tam demokratik ve gerçekten bağımsız bir ülkenin dürüst bir yurttaşı olarak yaşamak istiyorum.' Ben, onu böyle düşlediği ülkesine emanet etmek isterim. Bizde, uzak ya da yakın tarihle ve ayıplarımızla yüzleşme geleneği yok ne yazık ki... Olmadı sayıyoruz, yapanın yanına kar bırakıyoruz her şeyi. Böylelikle ülkemize kötülük ediyoruz. Oysa, yüzleşeceğiz ki bu ayıplar bir daha asla kimseye karşı işlenmesin.
Bir hatırlayalım Ahmet Kaya'nın linç edilme sebebini; Kürtçe bir şarkı söyleme isteğiydi. Peki nerede o Kürtçe şarkılar? Yayınlanıyor mu? Hayır. Daha bu bile yokken Ahmet Kaya'yı buraya getirmek onu incitmez mi?
Sayın Başbakan'ın Ahmet Kaya ilgili duygularının istismar edilmesinden de rahatsız oluyorum. Ahmet Kaya gerçek bir demokratik duruş sergileyerek, bu ülkede şiir okuyan insanların tutuklanmasına itiraz etmişti ve kasttetiği o yıllarda İstanbul Belediye Başkanı olan sayın Başbakandı. Vefa duygusu son derece insanidir ve bizim bunu sahiden öğrenmemiz gerekiyor. Son olarak; bu ülkedeki ırkçı dil ve davranış ne kadar zamanda oluşturulduysa, umuyorum ki dönüştürülmesi o kadar zaman almaz ve sürgünlerde kaybettiklerimiz ülkeleri adına huzur duyarlar."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














